Zeki Karaaslan-Ne Diyorum Bak? (Ekim)

Sayı: 167-168 EYLÜL- EKİM 2009

Kullanıcı avatarı
sstuncel
Özgür Dost
Mesajlar: 8592
Kayıt: Prş Eki 13, 2005 09:13
İletişim:

Zeki Karaaslan-Ne Diyorum Bak? (Ekim)

Mesajgönderen sstuncel » Cmt Oca 02, 2010 17:52

Zeki KARAASLAN

NE DİYORUM BAK?...

“Ne kadar bilim okursan oku, davranış yoksa cahilsin”( Niyazi KARASU).

Bu sabah divane bir ağaç gördüm adı umuttu. Soyadını sordum; özgürlük dedi ve çiçeklenmeye devam etti. Ah! Güzel akasyam, sol böğründen üç balta darbesi yemiş de hiç aldırış bile etmiyordu. Her rüzgâr esişinde yepyeni dövizleri göğe salmaya başlıyordu. Hüzünlü gülüşlerini, doludizgin aşkı, çınar ağacının köküne gıptayla bakarak toprağa gönderirken, sevincinden dört köşe oluyordu… Ey hicran gözlü yârim; kesik dilinin gölgesinde yüreğimin ağladığı yemyeşil bir düşte yürüyorum senli Gece yarısı, yakamozları seviştiren ay sensiz asla batmayacak. Ellerimi ısıtıp giden akasya dallarına aşkımızı, sevdamızı yazmaktayım. Kar ve borandan soluklanarak, ayaza dayanarak orucumu izbe ile açıyorum. Henüz gece bitmemişken iki gözüm, pıtrağım, kalk yarına dağıtılacak taze umut ışıklarını avuçlayıp, gün yüzü görmemiş karanlık düşünceleri aydınlatalım.Yol yakın diyorsun, oysa; yürünecek o kadar çok yolumuz, aydınlanacak çok çapraz idelerimiz var ki!... Kalk ve koşar adımlarla yürüyelim, sopanı da al eline bu köyler hiç belli olmaz. Önümüze çıkacak engelleri her şeye rağmen aşmalıyız seninle. Bazen cennetlik düşlerim cehenneme dönüşüyor. Yıldız bakışlım, sen üzüldüğüme, kurumuş kuruntuma bakma. Günün doğmasının ardından; papatyalar, nergisler, güller, kardelenler, sümbüller, ekşimenler, kengerler, defne yaprakları ıssız dağlarda neşeyle açıp kokarken, bu kirli sokaklarda mide bulandıran her türlü pis kokular yayılmaktadır. Yaşamın ters yüzünde olanlar ne yazık ki bu cennet ülkemizi hor kullanmaktadırlar. Şu işe bak; içim kan ağlarken, dışım uygar fikirlerin gölgesinde serinlenmektedir.

Şimdi, Beyoğlu’nda dolaşırken, soğuk bir bira yudumlamış olmak var. Yılmaz Güney’in; “Umut” ya da “Yol” filmini izlemiş olmak var, hür gamzeli gülistanım… Bu düşlerin ışığında yol alıyordum. Hem yürüyordum hem de sineme neşe aşılıyordum. İşte seher görüşlüm, kiraz duruşlum, seni ölümüne özlemekte var ifteri gönlümde… Sus ve kımıldama ki, karşımda duran resmin gibi devrimci, ilkeli bakışlarına hevesle dalarken geleceğimizin biyografisini çıkarabileyim… Dün gece benim ölüm yıldönümümdü. Gökteki yıldızlar helva dağıtıyorlardı. Arkadaşım Eftelya mahpus damında iki dize ile ziyaretime gelmişti, güneş doğmuş, doğa gelinliğini giymiş damadını bekliyordu. Benim dirilişim, hayal ürünü idi. Ama yine de biten bir umudun ani gelmesine benziyordu. Başucumda açan dikenle dertleşmeye başladık:
- Ah mahpus kaçkını, şimdi sen ölü ben diriyim.
- Ya güz sancılı yârim, ben ölü, sen dikensin açan.
- Demek ki ben cansız, sen canlısın şimdi öyle mi?
- Tam üstüne bastın, kaldır ayağını.
- Peki, istediğin kadar nara at. Belki de seni her sabah sulayan benim.
- Yok be! Haydi, oradan bak helvan dağıtılıyor.
- Vay be, esasen ben ölüyüm demek ki.
Üzüntüden paramparça olan yüreğim inliyordu. Tanrıya dualar, niyazlar ettim. Artık dönüşü olmayan yola girmiştim. Kıyamet gününü beklemem gerektiğini başucumdaki mermer başıma vurarak uyardı. Nice anka sesleri duyuyordum ama bir türlü uyanamıyordum. Ara sıra güzel anamın ıtri sesini duyar gibi oluyordum. Sol böğrümü yokladığımda kösnül bakışlı tikliyi gördüm.
- Yine ne oldu Azrail ?
- Kalk ulan ne karnı tok iblis gibi yatıyorsun, seninle işimiz var!
- Ya ne işi bu?
- Konuşma alırım ifadeni deyyus.
- Öleceksin, hem de it gibi.
- Etme Azrail kardeş hiç olmazsa umuda bir selam söyleyeyim.
- Ulan umutta kimmiş? Umut için yüz kırbaç vurun iblise
- Tamam, iblis senin baban dört yüz kırbaç daha vurun.
- Toksun sen, açın halinden ne anlarsın ki?
- Ayaklarını prangalayın. Ya da kaynar kazana koyun.
En iyisi ben hiç konuşmayayım. Konuştukça işkence görüyorum. Sustum dilimi yuttum. Ölü niyetine oruç tuttum. Tarla başındaki turaç derin uykudaydı. Yanı başımda uyuyan Kayseri’ li Hüseyin efendi ise pastırma derdiyle uyanmaya çalışıyordu. Onun ayakucunda yatan mevta ise Kozanlı ile Kadirlilinin yılanla aynı çuvala girmesini beklemekteydi. Yakılan bedenim yağdan arındığı için örümcekle sülükler kemiklerimin peşindeydiler.

Bohçasını toplayıp giden sevdalı bulutlarına nara attım, yüreğimi yakıp külünü savurduktan sonra. İlkbaharı bekliyordum, sonbahar çıka geldi yosun gözlüm. Oysa senin güzel yüzün turnaların telaşıyla suya iniyordu. Öfkeli keklikler yeni bir yurt keşif ediliyordu, göçmen kuşların zaferinden. Ah! Güz sancım, sen kaburga kemiğinden mi doğdun? Ey gagasıyla buğday eken Anka’m; burnumun direği kırık, kokunla yine sarhoş oldum. Ey uğruna acıları mekân tuttuğum rüzgârlı aşiyanım üstümü ört artık. Hiç olmazsa mazideki aşkımızın hatırına kol kanat ger hüzünlerime. Köpürdü sarmaş dolaş seviştiğimiz seneler, aylar, günler ve dakikalar. Bu hüzün gecenin kalbine inmeden gel ilk aşkım; seher yıldızım benim. Gel ki beni cennette gark eden o aromalı gülüşünle ayyaş olayım. Abdal gibi coştukça nasihat bazında kulaklarıma şiirler ve sanatsal duyguları aşıla! Sakın kırıcı olma. Şairin özü ile sözü eleştiriye açık ve yapıcı olacaktır. İşte beka bu minvalde yatmaktadır. Şairin benliğinde, kaleminde birleştiricilik, dostluk, hoşgörü özveri olmalı… Etiksel değerlerin doğuracağı güneşin ışıkları tüm karanlık fikirleri aydınlatacaktır… Uysa da uydu, uymasa da. Nokta.
Yazabilecek birini bulup çıkarmak da en az yazmak kadar önemli -- belki daha önemli bir iş.

“DİZE DERGİSİ” sayfasına dön

Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir

cron